Veronique’nın İkili Yaşamı; Ouroboros

Bu Sayfayı Herkesle Paylaşın!

Okuma Süresi: 4 dakika

Günaydın, olur ya bir daha yazamazsam; iyi günler, iyi akşamlar ve iyi  geceler. ‘Truman Show

Yazıyla birlikte dinlemek için La double vie de Veronique’daki muhteşem müzikleriyle boyut atlamış Zbigniew Preisner’in L’enfance’si önerimdir.

  Bu bölümde Krzysztof Kieślowski yönetmenliğinde Irène Jacob’lerin oyunculuğuyla 1991 yılı  Cannes Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandığı Véronique’in İkili Yaşamı (La double vie de Veronique) filmi ve kendi kuyruğunu ısıran yılan olarak resmedilen ‘ouroboros’ sembolünden bahsedeceğim. Film için yazının ilk kısmı spoiler içermezken ilerleyen kısımlar için şimdiden spoiler alarmı verelim.

Kendi Kuyruğunu Isıran Yılan: “Ouroboros”

Küçüklü büyüklü döngüler içerisinde yaşıyoruz. Doğumumuzla başlayıp ölümümüzle biten döngü en büyüğü ya da en çok farkında olduklarımızdan bir tanesi. İnsanlık bu düşünceyi tarih boyunca düşünüp anlamlar yükleyip simge haline getirdi. Ouroboros simgesi yani kendi kuyruğunu ısıran yılan/ejderha Antik Mısır’dan Platon’a, simyacılardan Jungcu psikolojiye kadar kendine yer bulmuş. Yeniden doğuş, kendini yaratma ve denge gibi birçok metaforiğe bürünen yılan; ortak noktada doğanın ebedi döngüsünü yani Nietzsche’nin tanımıyla “bengi dönüş”ü simgeler olmuş. Her döngünün anlamı kendi içindekiyle “savaşmak, değişmek ve öğrenmek”le devam eden her sonun- bir nevi ölümün- bir başlangıcın doğuşuna gebe olduğu bir hayattır.  Her hayat diğerinden tecrübe kazanır. Ayrıca seçimler ve bağlantılar bir sonrakinin yaşamını belirler. Yaptığımız seçimlerin veya seçimlerimizin temelini oluşturan benliğimiz, bir diğer yandan çevremizin etkisiyle oluşturulan ve aktığımız yatağın sonunda ulaştığımız birikinti hayatımızı oluşturuyor. Bunu her sorguladığımızda da yine kendi kuyruğumuzu ısırır şekilde buluyoruz.  

Kieślowski, filmini izlediğimizde de tekrar bu döngünün içine atıyor bizi. Her filmindeki gibi soruların cevabını anlatmak için değil, zihnimizde o sorular dönsün diye çekmiş belli ki yönetmen. Üç renk serisi üzerinden bir çok sahneye de selam çakacak bağlantılar kurulu. Her filmin başrolünün aynı olguya farklı tepkileri filmlerin yönetmen gözünden ayrımlarını aktarır gibi. Bu filmde iki yaşamın birbirine bağlanmış şekilde aynı bedende ve aynı zaman dilimindeki farklı mekanlarda kendini bulma ve bir sonraki hayata devrini anlatılıyor. Bir karakterin tecrübesi diğerine aktarılırken ikisinin de tutkularını takip biçimi ve seçimleri farklı oluyor. Film, uzak paralel bir evren oluştursa da seçimlerimiz sonucunda diğer seçeneğin akıbetini düşünme merakımızı geniş bir pencereden sunmuş. Ne olup bittiğini sezsek de, dışarıdan izler gibi zannetsek de hep bir arayış içinde ne istediğini bulma düşünde savrulan karakterlerimizle bi süre sonra aynı kefede hisseder oluyoruz.  Sonunda da kendi kuyruklarımızı ısırmaktan, kendi döngümüzdeki anlamları sorgulamaktan başka çaremiz kalmıyor. 

Bu kısımdan sonrası spoiler içerir.

“23 kasım 1966 onların hayatlarındaki en önemli gündü. O gün ikisi de ayrı şehirlerde ve ayrı kıtalarda, sabah doğdular. İki yaşına geldiklerinde, yürümeyi henüz öğrenmişken, onlardan birisi elini sobada yaktı. Birkaç gün sonra diğeri sobaya elini değdirdi. Ama zamanında elini çekti. Ancak kendini yakmak üzere olduğunu bilemezdi.” Kuklacımızın tasvir ettiği gibi aynı deneyimleri paylaşıyorlardı. Ama bazen elinin yanacağını bilerek seçimini yaparsın. İkisinde de olan kalp rahatsızlığını biri elindeki müzik defteri bağını zorlayıp kopartarak son nefesini verir. Diğeri ise gevşetip daha farklı bir hayat sürmeyi seçer. Weronika’nın müzik tutkusunun getirdiği sahnedeki ölümüyle Veronique’ya devrini görüyoruz. Tıpkı kukla hikayesindeki gibi aynı hayat başka biçimde devam ediyordur. Ama tabii ki her şey eskisi gibi değil. İçindeki bağ kopmuş, bir boşluk var olmuş ve yas tutmaya başlamıştır.

La double vie de véronique

O dönem Polonya’nın siyasi karmaşa içerisindeydi. Yönetmen bunu filmine iki karakterin birbirleriyle maddi anlamda karşılaşmalarına eklemiş. Bir nevi tüm karmaşaya rağmen insanın kendisiyle göz göze gelmesini göstermiştir. Eflatun “Timaeus” eserinin ouroboros ‘u anlattığı kısımda “Yaşayan varlığın, onun dışında görülecek hiçbir şey kalmadığında göze ihtiyacı kalmamıştı.” der. Kendimizle göz göze gelmeyi her denediğimizde, seçimlerin sonucunu tahmin etmeye çalıştığımızda ve anlamlı olanı   bulmaya çalışırken Nietzsche’nin benginde bir yılan sırtı atlıyoruz. Fark edelim ya da etmeyelim yüklenen deneyim sonunda hala sobaya elini değdirip değdirmeyeceği ayrımına gidebiliriz.

Detaylarla bezeli filmde daha birçok nokta var. Tüm bu ipuçları izleyenin benliğindeki farklı çağrışımlara sebep olabilir. Sonunda doğru soruyu sordurtur mu bilinmez ama kuyruğa giden yolda dişlerinizi bilemenizi söyler gibi. 

‘Gerçekten ne istiyorum baba?

Kesinlikle çok şey’

Nigar GENÇ


Daha fazla blog yazısına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz. Ayrıca Tıbbiye’den Notlar’a da bekleriz. 

Duyurulardan anında haberdar olmak için Instagram hesabımızı takip edin!


Bu Sayfayı Herkesle Paylaşın!

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir